"Derler ki; her sabah, dünya yeniden kurulur, her sabah yeni bir başlangıçtır." Gerçekten de öyle bir süreç yaşıyoruz ki; her sabah, hatta neredeyse her saat bile dünyayı yenileyecek, yeniden kuracak, değişiklikler-dönüşümler gerçekleşiyor. Hem bireysel hem sosyal hem de bilimsel anlamda gerçekleşiyor bu değişiklikler. "İnsanlık tarihinde bilim noktasında gelinen noktayı 100 kabul edersek, bunun sadece % 10 unun I. Dünya savaşından önce, ikinci % 10 unun II. Dünya savaşının da içinde yer aldığı 1950 lere kadar olan dönemde geride kalan % 80 lik dilimin ise son 50 yıl içinde meydana geldiği ifade edilmektedir." (Özsoy, S: 12) Bununla beraber bilimsel gelişmeler artan bir hızla devam etmekte olup, ayak uydurmak takip etmek, çözülmesi gereken ciddi bir sorun haline gelmiştir.
Sanayileşmenin başlangıcı sayılan 1850´lerde İngiltere´de sadece 431 çeşit meslek olduğu tespit edilmişken, aradan geçen 70 yılın ardından (1920 de) bu sayı 20.000 e günümüzde ise yaklaşık 45.000e ulaşmıştır. (Özsoy, S: 11) Şurası artık bir gerçektir ki, bu değişime ayak uyduramayanlar, kaybeden tarafta yer almaya mahkum olacaklardır.
Sanayi sonrası toplumu, bilim adamları tarafından her ne kadar farklı şekillerde isimlendirilse de; P.F Drucker´ in "Bilgi Toplumu" tanımlaması sanırım bu toplumun nitelik ve gelişimine daha uygun düşmektedir. (Drucker, S: 175) Bilgi günümüzde en önemli kaynak haline gelmiştir. Bilginin sürekli olarak artması ve gelişmesi, yeni iş alanları doğurmuş, bilgiye sahip olan kişileri ise daha da güçlü kılmıştır.
Bilginin bir iş gücü olarak ekonomik yaşama girip dengeleri alt-üst etmesine; sanırım Amerika toplumundaki ekonomik değişim güzel bir örnek olacaktır.1800'lerde Amerika´da bilgi sektöründe çalışanların oranı, sadece % 0.2 (Binde iki) iken, 1980'lerde bu oran % 46'yı bulmuştur. Bu da Churchill´in "geleceğin imparatorlukları aklın imparatorlukları olacaktır kehanetini doğru çıkarmaktadır.
"Sanayi toplumuna güç kazandıran şey para iken, günümüz toplumunda bu bilgidir." diyor, Robbins. (Robbins, S: 6) Değişim ve dönüşümün anahtarı olan insan, bilgiyi üreten, yayan ve tüketen tek unsurdur. Bilmenin egemen olmak ile eş anlama geldiği bir süreçte Descartes´in "iyi bir beyne sahip olmak yeterli değildir, işin aslı onu iyi kullanabilmektedir." deyişi, karşımıza Bilgi Toplumunda insanın nasıl yetişeceği, insanda varolan potansiyelin nasıl ortaya çıkarılıp geliştirilebileceği yöntembilim sorununu ortaya çıkartmaktadır. Bu sorunu açımlamaya çalışırken, öğrenme psikolojisindeki son ve adeta devrim niteliğinde olan gelişmelere değinmek bir zorunluluk olarak karşımıza çıkmaktadır.
Bir öğrenme psikologu olan Gardner; insan zekası hakkında ileri sürülen geleneksel yapıdaki görüşten farklı olarak, bir insanın en az 7 temel zeka alanı (1. sözel-dilsel, 2. mantıksal-matematiksel, 3. görsel-uzaysal, 4. müziksel-ritmik, 5. bedensel-kinestetik, 6. sosyal, 7. bireysel-içedönük zeka) çeşitlemelerinden oluşan geniş bir yetenekler yelpazesine sahip olduğunu öne sürmüş ve bunun asla yeterli olmayıp her zaman daha fazla zeka alanı olabileceğine dikkat çekmiştir. Nitekim Gardner, 1999 yılında, 8. zeka alanı olarak doğacı-varoluşçu zekayı ifade etmiştir. Zekaya ilişkin bu yeni yaklaşım, geleneksel zeka anlayışının tersine zekanın ölçülemeyeceğini, sayısal olarak ifade edilemeyeceğini ve geliştirilebileceğini belirterek, eğitim-öğretim anlayışında yeni bir dönem başlatmıştır.
Gardner´ın bu çalışması; "geleceğin cahili, okumayan kişi olmayacaktır, nasıl öğreneceğini bilmeyen kişi olacaktır." diyen Alvin Toffler´a adeta bir göndermede bulunmuş ve onu haklı çıkarmıştır. Yeni eğitim anlayışı ışığında, düşünen, yorumlayan, sorgulayan, analiz-sentez becerisine sahip, araştıran, üreten, yaratıcılığı ön planda olan ve öğrenmeyi öğrenen bilgi toplumu insanını yetiştirirken, model-eğitmen kişiliklere (öğretmen, anababa, lider, yönetici...) çok zorlu görevler düşmektedir.
Model-eğitmen kişilik; çalıştıran değil ilham veren, güç kullanan değil iyi niyete önem veren, korku uyandıran değil sevgi yayan, ben değil biz diyen, hatalıyı değil hatayı gösteren, nasıl yaptıracağını değil nasıl yapılacağını bilen, saygı görmek isteyen değil saygıyı hak eden kişiliktir.
Sürekli bir değişim içinde olan dünyamızda, eskiden eğitim sürecini etkileyen 3 temel unsur söz konusu iken (aile, okul, sosyal çevre) günümüzde medya dördüncü unsur olarak ortaya çıkmış ve bazen birincil unsur olan aileyi bile geride bırakmıştır. Buna rağmen, çocuk yetiştirmede temel unsur yine ailedir.
Okul öncesi süreçte çocuk, kişilik gelişiminin temellerini oluşturmaktadır. Bundan sonraki süreç ise, oluşan bu temel üzerine sağlıklı bir yapı inşa etmektir. Tabi ki, bu yapının nitelikleri, tamamen oluşan temelin sağlamlığına bağlı olacaktır. Okul öncesi eğitim çocuğun kişiliğinde çok önemli izler bırakmaktadır. "İnsan bebeğinin doğduğu andaki beyin ağırlığı, ortalama olarak yetişkinlikteki beyin ağırlığının % 25 i kadardır. 6. Ayda yetişkinlikteki ağırlığın yarısına, 2 yaşında da % 75 ine ulaşır." (Öktem, S: 34) Burada her ne kadar bazı fiziksel gelişmeler etkili olsa da, beynin bu şekildeki gelişiminin temelinde, Biz de konunun önemini dikkate alarak, kişilik oluşumunu etkileyen etmenlerden sadece aile ve aile tutumlarına değinmeyi yararlı buluyoruz.
AİLE ve EĞİTİM : Aile eğitimin ilk ve en önemli ayağıdır. Anne baba çocuğun ilk öğretmenleridir. Özellikle ailenin tutumu ve çocuğunu zengin bir uyaran ortamında yetiştirmesi, çocuğun beyin gelişimi ve kişiliğini çok etkilemektedir. Tek batında doğan aynı cinsiyetten fare yavruları, üç değişik kafes koşullarına yerleştirilir. Normal, standart laboratuar kafesine üç fare yavrusu konularak kendilerine su ve yiyecek verilir. 2. gruba ise zenginleştirilmiş çevre koşulları olan ve 12 yavrunun olduğu geniş bir kafesteki farelere, her gün değiştirilen oyuncaklar, çeşitli uyarıcılar ve objeler verilir. Üçüncü grupta ise fakirleştirilmiş çevre koşullarının olduğu, standart bir kafese tek bir yavru konulup yalnız bırakılır. Daha sonra bu yavruların beyin analizlerine bakıldığında, ikinci kafeste zenginleştirilmiş çevre koşullarında yetişen yavruların, beyinlerinde yalnızca artmış asetilkolin düzeyi bulunmakla kalmamış, bunlarda korteks kalınlığı ve beyin toplam ağırlığının artmış olduğu görülmüştür. Bütün bu bulgular ve sonuçlar, beynin yaşantıya ve öğrenmeye bağlı olarak değiştiğinin, geliştiğinin kanıtı olarak kabul edilir. (Öktem, S: 34) 2 yaşına kadar olan süreçte, beynin yetişkinlikteki ağırlığının % 75 ine ulaştığını düşündüğümüzde, bu sürecin yadsınamaz önemi karşımıza çıkmaktadır.
Ailenin okul öncesi süreçte çocuğa olan yaklaşımları, tutumları, çocuğu yetiştirme tarzları onun tüm hayatını etkileyecek süreçleri içermektedir. Ebeveyn yoksunluğu, sık ebeveyn değiştirme ya da ebeveyn ilgisizliği gibi olumsuzluklar, bireyin kişiliğinde ciddi yaralar açmaktadır. "çocukta anne yoksunluğu ne kadar erken ayda başlarsa, ortaya çıkan ruhsal bozukluk da o ölçüde ağır olmaktadır. Suçlu yetişkinlerin çoğunluğunun çocukluk yıllarını annesiz geçirdiği ortaya çıkmıştır." (Ekşi, S: 53) Bazı batılı ülkeler bu durumun farkına varmışlardır. "hatta bu gün gelişmiş batı ülkelerinde, şu görüş savunulmaktadır: Beş yaş altında çocuğu olan hiçbir annenin, sırf ekonomik nedenlerle çalışma zorunda kalmaması için, devlet yeterli ekonomik yardımı yapmalıdır. Hatta evli olsun ya da olmasın, annelere devlet maaş vermelidir." (Ekşi, S: 55)
Çocuk yetiştirmede, her ne kadar çok, farklı aile tutumları olduğu belirtilse de, aslında temelde üç tip aile tutumundan bahsedilebilir.
1) Baskıcı otoriter aile tutumu: Bu tutumda kuralların aşırı olması, ödül ve cezanın daha çok da cezanın sık sık kullanılması ön plandadır. Bu da çocuğun kişiliğinin zedelenmesine, olumlu özellikler geliştirememesine, çocuk aile iletişiminin zedelenmesine
kendine güveni olmayan, ürkek bir yapıda olmasına neden olur. "Süt verme sırasında sert ve haşin davranan, sevgi göstermeyen annelerin çocuklarının nörotik, saldırgan ve uyumsuz olduğu kanıtlanmıştır." (Yavuzer, S: 83) Yine Yavuzer yaptığı bir çalışmada şu bulgulara ulaşmıştır: "Suçlu gençlerin evden kaçmaları, bir anlamda antisosyal davranışa ilk adımlarını atmalarına neden olan en büyük etkenin, % 59 oranında baba baskısı olduğu görülür." (Yavuzer, S: 138)
Aile içinde baskı ve şiddetin olduğu bir ortamda, birey doğal olarak saldırganlığı öğrenecektir. Saldırganlık doğuştan gelen faktörle mi, öğrenme ile mi açıklanabilir, tartışmaları hala devam ederken, Bandura'nın yaptığı bir çalışma, saldırganlıkta öğrenmenin etkisini açık bir şekilde ortaya koymaktadır. "Bandura 3 grup çocuk üzerinde yaptığı bir denemenin sonuçlarını değerlendirdiğinde, öğrenmenin etkisini açık seçik görmüştür. I. Grup içi doldurulmuş oldukça büyük oyuncak bir bebeğe diğer çocukların saldırgan davranışını gösteren bir film seyretmişlerdir. II. Gruptaki çocuklar, yetişkinlerin bebeğe yaptığı saldırgan davranışı seyretmişlerdir. III. Gruptaki çocuklar, ya saldırgan davranışın bulunmadığı bir film seyretmişler ya da saldırgan davranışta bulunmayan yetişkinleri gözlemişlerdir. Çocuklar daha sonra bebekle baş başa bırakılmış ve davranışları gözlenmiştir. Saldırgan davranışı gözleyen gruptaki çocuklar, bebeğe tekme tokat atarak saldırgan davranışta bulunmuşlardır. Çocukların çevrelerinde gördükleri davranışları model olarak aldıkları ve model çerçevesinde hareket ettikleri, bu tip deneylerde açık seçik gözlenmiştir." (Cüceloğlu, S:314-315)
2) Aşırı hoşgörülü tavizkar aile tutumu: Kuralların olmadığı, çocuğun istediği davranışı sergilediği, isteklerini çeşitli yollarla anababasına kabul ettirdiği tutumdur. Bu tutumda da yine, çocuğun kişiliği zedelenir. Çocuk neyin yanlış olduğunu, neden yanlış olduğunu bilmez. Sağlıklı doğru kararlar veremediği gibi, uyumsuz ve bencil olur. İstekleri engellenince şaşar, boşlukta kalır, ne yapacağını bilemez.
Her iki tutum için de olumsuz özellikler arttırılabilir. Ancak burada her iki tutumda da ana baba tarafından kullanılan iletişim engellerine değinmemek, zaten kaba hatları ile ele aldığımız konunun daha dar bir çerçeve de sıkışmasına neden olacaktır.
İLETİŞİM ENGELLERİ: İletişim engellerini iki grupta ele alabiliriz. Hiçbir zaman kullanılmaması gerekenler ve sadece çocukta önemli bir sorun varken kullanılmaması gerekenler.
a) Hiç bir zaman kullanılmaması gerekenler
1- Emir vermek, yönetmek
2- Tehdit etmek, gözdağı vermek
3- Vaaz vermek, ahlak dersi vermek
4- Aldatmak, alay etmek, utandırmak
5- Karşılaştırmak, kıyaslamak
6- Yargılamak, eleştirmek, suçlamak
Bu iletişim engelleri genel olarak, çocuğun kendini değersiz hissetmesine, korkak ya da isyankar olmasına, boyun eğme, gücenme, kızgınlık, suçluluk, kendine güvensizlik, benlik saygısını yitirmek gibi bir çok olumsuz duyguya ve çocuğun sizden uzaklaşmasına neden olur.
b) Sadece çocuk önemli bir sorunla karşılaştığında kullanılmaması gerekenler
1- Öğüt vermek, çözüm getirmek
2- Öğretmek, nutuk çekmek, mantıklı düşünceler önermek
3- Övmek, iltifat etmek
4- Yorumlamak, analiz etmek, tanı koymak
5- Avutmak, teselli etmek
6- Soru sormak, sınamak, çapraz sorgulamak
7- Oyalamak, şakacı davranmak, konuyu saptırmak
Çocukta önemli bir sorun varken kullanılan bu iletişim engelleri de; başarısızlık korkusu, huzursuzluk, yanlış anlaşılma endişesi, bağımlılık, kızgınlık, kaygı gibi olumsuz duygulara neden olur. (Badep el kitabı, 83-85)
Bazen ebeveynler iletişim engellerini o kadar çok fazla kullanırlar ki, çocuk-genç il aralarında çok ciddi bir kopukluk oluşur. Ve ebeveynler bunu anlamakta zorlanırlar. Çocuk-gençte bir sorun olduğunda arkadaşları ile saatlerce konuşabilir, fakat ebeveynlerine pek anlatmak istemez, ebeveynlerinin sorularına kısa, kaçamak cümleler ile yanıt vermeye çalışır. Fakat aynı çocuk arkadaşları ile, mahallede, okulda, sınıfta fırsat bulduğu her yerde saatlerce konuşur.bütün bunların temel nedeni, ebeveynlerin iletişim engellerini kullanmaları ve etkin dinlemeyi bilmemeleridir.Çocuk konuşacağı zaman yine iletişim engelleri ile karşı karşıya kalacağını düşünür ve paylaşmak istemez. Oysa akranları bir ebeveyn tarzı ile ona yaklaşmamaktadırlar.
3) Demokratik aile tutumu: Diğer iki tutumun tam tersine bu tutumda; çocuk farklı bir birey olarak kabullenilirken, sevgi temelinde güven dolu bir ortamda saygı duyularak, doğru sınırlamalar ve sorumluluklar verilirken hoşgörü gösterilerek, tutarlı bir şekilde gelişiminin desteklendiği aile tutumudur. Bu tutum çerçevesinde, çocuk yetiştirmede uyulması, bilinmesi, hatırlanması gereken bazı durumlara değinmenin faydalı olacağını düşünüyorum.
Çocuğunuz hayatında ilk defa bir basamağa çıkmaya mı çalışıyor, Düşecek gibi olursa tutabileceğimiz bir mesafeden izleyelim. (koruyucu anababa olmuş oluruz.) Fakat çıkmasına karışmayalım. (Çocuğu adam yerine koymuş oluruz. Ona güvenmiş ve kendi başına övünebileceği bir iş yapmasına izin vermiş oluruz.) Basamağı çıkıpta sevinince, onun bu sevincine çocuksu bir sevinçle katılalım.´Aferin sana´ diyelim. öpelim onu. (çocuğa gerekli olan anababa sıcaklığını varmış oluruz.) (Dökmen, S: 3)
Çocuk yetiştirmede aile desteği elbette ki çok önemlidir, ama bu destek çocuğu arkadan iteklemeye dönüşürse, çocuğun yüzükoyun yere kalpaklanacağını ve o anki duygularını tahmin edebilmek gerekir. Desteğin dozunu kaçırmamak, etkileşimi kıvamında tutmak gerekir.
Demokratik tutumun 4 temel ayağı vardır. 1- Çocuğu birey olarak kabul etmek 2- olumlu ve yapıcı düşünmek 3- onun dünyasını anlamaya çalışmak 4- ilişkinin karşılıklı ve yakın olmasına dikkat etmek (Badep el kitabı, S: 58)
"Araştırıcılara göre, hoş görülü ve demokratik evlerde büyüyen çocuklar, arkadaşları ile ilişkilerinde daha etkin, daha girişken, yaratıcı fikirler öne sürebilen, fikirlerini serbestçe söyleme eğiliminde görülen çocuklar olmaktadırlar. Bu tür çocuklarda, kendini denetleme becerisine daha erken rastlanmaktadır" (Yavuzer, S: 130)
Toplumbilimciliği yanında, eğitimci kimliğiyle de ön plana çıkan Rousseau: "Çocuğunuza hiçbir şekilde sözle ders vermeyiniz, o ancak derslerin tecrübelerini almalıdır. Ona hiçbir türde ceza uygulamayınız, çünkü o kabahatin ne olduğunu bilmez. Ona asla af dilettirmeyiniz, çünkü o sizi incitmesini de bilmez." der. Çocuk yetiştirme ile ilgili bazı değinilerde bulunduktan sonra, demokratik ailede Bilgi Toplumu İnsanının nasıl ve nelere dikkat edilerek yetiştirilmesi gerektiğine kısaca bir göz atalım.
1) Sevgi dolu bir ortam: "başka bir kişiye, varlık ya da nesneye karşı duyulan güçlü bir yakınlık ve bağlılık olan sevgi, sadece soyut bir kavram, duygusal bir yaşantı değil, bütün tutum ve davranışların temlinde bulunan toplumsal güçtür." (Köknel, S: 50) Yeni bir yaşantıya aile ortamında başlayan birey, sevgi dolu, ilgi ve yakınlığın olduğu bir ortamda büyümelidir. Bu sevgi ise koşulsuz bir sevgi olmalıdır. Tabi ki, tüm ana babalar çocuklarını çok sever, fakat bu sevgi öyle olmalı ki; çocuk hata yaptığında bu sevgiyi kaybetme korkusu yaşamamalı, bu sevgiyi iliklerine kadar hissedebilmelidir. "Çocuğun toplumsallaşma sürecinde eğitimi sevgi, saygı ve hoş görüye dayandırılırsa, toplumsal bilinci yani vicdanı gelişecek, onun iyi bir insan, iyi bir yurttaş olmasında en önemli temel atılmış olacaktır. Yetişkin bir kişi olduğunda davranışlarını denetleyecek, kendi haklarıyla başkalarının haklarının sınırlarını adalet duygusuyla belirleyecek, inanç, istek, giderek özveriyle yerine getirecektir." (Köknel, S: 75)
2) Özsaygısı geliştirilmeli: Anababa her şeyden önce çocuğun farklı bir birey olduğunu, farklı ve bağımsız bir kimlik geliştireceğini, bağımsız düşünce ve davranışlara sahip olacağını bilmeli, kabullenmeli, saygı duymalı ve tüm bunlara değer vermelidir.
Çocuk konuşmaya başladığında, hatta tam olarak konuşamadığında da, onu dikkatle dinlemek, fikirlerini önemsemek, ev ile ilgili bir şeyler yapılacağı zaman onunda görüşünü almak, sorumluluklarını yerine getirdiğinde ve anne babasına yardımcı olduğunda ona teşekkür etmek, onu desteklemek, takdir etmek, hatasında yermemek, şiddet uygulamamak, kişiliğini rencide etmemek, iletişim engellerini kullanmamak, anne baba olarak ona olumlu model olmak, çocukta öz saygının gelişmesi için yapabileceklerimizden bazılarıdır. Kendisine saygı duyan kişi başkalarına da saygı duyar, onlardan saygı bekler, toplumsal rol ve işlevlerini en iyi şekilde yerine getirmeye çalışır.
3) Özgüven anlayışı geliştirilmeli: Çocuk başarılı olduğunda ana baba tarafından desteklenirken, başarısızlık durumunda aşağılanmamalı, rencide edilmemeli, tam aksine ana baba çocuğa umut ve güven vermeli, şartlar ne olursa olsun çocuğun yanında olduğunu göstermelidir. Güven dolu bir ortamda yetişen çocuk bazı başarısızlıklara uğrasa da, mutlaka ileride başka bir alanda (belki aynı alanda) başarıya ulaşacaktır. "Başarının temelinde, % 90 ın üstünde duygusal zeka bulunmaktadır. Duygusal zekanın temlinde ise, özgüven yani kişinin kendi başına bir şeyi yapabileceğine olan güveni yatar. Bilgiyi temel alan akademik ve ya zihinsel zeka adı verilen başarı katsayısı ise, sadece % 4-5 dolaylarında olmaktadır." (Cüceloğlu, 2002, S: 119) Ama yaptığı en ufak bir hatada, (örneğin, bardak kırma, dersten kötü not alma..) aşağılanır, cezalandırılırsa çocuk kendisini beceriksiz olarak düşünecek, benlik saygısını kaybedecek, bunun sonucunda da bir şeyler yapmaya, başarı için çabalamaya cesaret edemeyecektir. H. Link´in dediği gibi "kendisini yetersiz gören insan tereddüt içinde beklerken, hata yapmaktan korkmayan girişimci insan daha üstün hale gelir."
4) Öz disiplin anlayışı geliştirilmeli: Ana babalar, kendileri olmasa da; çocuğun doğru olanı yapabilme yeteneğini geliştirmesine dikkat etmelidir. çocuk olumlu davranışı içselleştirmelidir. Ödül isteği yada ceza korkusu ile değil, sorumluluk bilinciyle hareket etmelidir. Sorumluluk bilinci kazanan birey artık ana baba olsa da olmasa da, doğru olanı yapmaya, duruma uygun olanı gerçekleştirmeye hazırdır. Bireye kendi içinden gelen bir disiplin anlayışının kazandırılmazsa siz yanında iken iyi güzel olanı yapar, siz ayrıldığınızda ise kendi bildiğini. Bu nedenle öz disiplin anlayışını kazandırmak daha önce saydığımız diğer unsurlar kadar önemlidir. Çocuğa onun taşıyabileceği sorumluluklar verilmeli, ana baba arasında tutarlı bir etkileşim olmalı, çocuğun sınırları doğru bir şekilde çizilmeli, yapabilip yapamayacakları kendisine net ve açık bir dil ile ifade edilirken sorumluluk bilinci kazandırılmalıdır.
Öz disiplin anlayışının gelişmesi için ifade edilmesi gereken bazı noktalara değinmek gerekir. A) Tutarlılık B) Kurallar C) Ödül ve Ceza
A)Tutarlılık: ailede ebeveynlerin hem kendi içlerinde hem de birbirlerine karşı tutarlı davranmaları gerekmektedir. Eğer aile bireylerinden birinin aldığı karar, sergilediği davranış, kendisi ya da diğer aile bireyleri tarafından çiğneniyorsa, bu çocukta güvensizlik ya da alınan kararlara uymayabileceği duygularının oluşmasına neden olur. Yine çocuk bir şeyleri aldırmak istediğinde, ebeveynler önce hayır, (Çocuk ağlamaya başladığında ise) sonra evet diyorlarsa, çocuk istediğini elde etmek için ağlamayı öğrenecektir. Durum ne olursa olsun ebeveynler, verdikleri sözü tutarak, tutmayacakları sözü ise vermeyerek tam bir tutarlılık sergilemelidirler.
B)Kurallar: Her ailede mutlaka bazı kurallar olmalı. Kurallar bireyin sorumluluk ve sınırlarını öğrenmesi, sorumsuz hareket etmemesi, başkalarının haklarını ihlal etmemeyi öğrenmesi için bir zorunluluk olarak karşımıza çıkmaktadır. Fakat aile içindeki kurallar fazla/abartılı olmamalı kurallar oluşturulurken çocuğun yaşı ve gelişimsel özellikleri de dikkate alınmalıdır. Kurallar oluşturulurken şunlara dikkat edilmelidir: 1- Kuralların oluşturulması sürecine tüm aile (özellikle de çocuk) katılmalıdır. Kuralların amacı çocuğun daha iyi gelişmesini sağlamak olmalı, tartışılıp değiştirilebilir niteliklerde olmalıdır. 2- kuralların sayısı fazla olmamalı aile kuralların baskısı altında gerilmemelidir. 3- kurallar, açık net, anlaşılır ve çocuğun seviyesine uygun olmalıdır. 4- kurallar konulurken izinler de ifade edilmelidir. 5- kurallar mutlaka takip edilmelidir.
C)Ödül ve Ceza: Ödülün olduğu bir eğitim anlayışında ceza da doğal olarak yerini alacaktır. Fakat önerilen ceza yerine ödüllendirme anlayışının ön plana çıkarılmasıdır. Çocuk istenmeyen davranışı alınan tüm önlemlere, yapılan tüm uyarılara rağmen devam ettiriyorsa, doğal olarak sınır ve sorumluluklarını fark etmesi için ceza verilebilir. Fakat ceza verilirken bazı temel kriterlere de dikkat edilmelidir: 1- Ceza hiçbir şekilde çocuğun kişiliğine yönelik olmamalıdır. Davranışına yönelik olmalı ve bu durum çocuğa da fark ettirilmelidir. 2- Ceza kesinlikle fiziksel ya da duygusal anlamda şiddet olmamalıdır. 3- Ceza bir ödeşme aracı niteliğine bürünmemelidir. 4- Ceza verilmeden önce mutlaka gerekli açıklama ve uyarılar yapılmış olmalıdır. 5- Cezanın caydırıcı nitelikte ve davranışa uygun olmasına dikkat edilmelidir. 6- Ceza olarak; çocuğun sevdiği bir şeyin bir süreliğine alıkonulması, bazı özgürlüklerinin bir süre için sınırlanması, yaptığı olumsuz davranışın ona düzelttirilmesi, gibi ailenin kendi koşullarında oluşturabileceği, çocuğun kişiliğini örselemeyecek pek çok yaptırım kullanılabilir.
Burada yine dikkat edilmesi gereken temel unsur, verilen cezanın çocuğun kişiliğine değil de davranışına yönelik olmasıdır. Çocuğun da bunu fark etmesi sağlanmalı, cezanın amacı çocuktan intikam almak, rahatlamak değil çocuğun sağlıklı gelişimine katkı sağlamak olmalıdır.
Çocuğumuzla iletişimde, sevgi merkezli özsaygı, özgüven ve öz disiplin anlayışı kazandırılmaya çalışırken iletişim engellerini ortadan kaldıracak, iletişimi daha etkili ve daha güzel kılacak iki iletişim donanımına Etkin Dinleme ve Ben Diline de kısaca değinmek faydalı olacaktır.
a) Etkin Dinleme: Çocukta bir sorun olduğu zaman kullanacağımız iletişim yöntemidir. Temel niteliği karşımızdaki insanı dikkatle dinlemek, onunla kalben ve zihnen birlikte olduğumuzu, onu anladığımızı, duygularını paylaştığımızı göstermektir.
Dakikada 600 kelimelik bir konuşma hızını rahatlıkla anlayabileceğimiz bir sinir sistemine sahipken, normal konuşama hızı dakikada ancak 100 ile 140 kelime arasındadır. Her bir dakikada en az 460 kelimelik bir zaman süresince zihin boş kalmaktadır. Konuşma 15 dakika sürerse kaç kelimelik zaman boş kalır, varın siz hesaplayın. (Cüceloğlu, 2002, Yeniden İnsan İnsana, S: 171) Bunun bilincinde olarak etkin dinleyen kişi, dinleme esnasında zihnin boş kaldığı zamanlarda, ilgisiz şeyler değil, dinlediği kişinin sorunu ile ilgili olarak zihnini doldurmalıdır. Bu da konuşan ve dinleyen arasında daha çok yakınlaşma sağlar. Etkin dinlemede bulunan birey; karşısındaki ile göz teması kurmalı, dinlediğini ve anladığını ifade eden söz, jest ve mimiklerde bulunmalı Karşısındakini konuşma ve paylaşmaya davet eden kapı aralayıcı cümle-kelimeler kullanmalı, daha önce ifade ettiğimiz iletişim engellerini ise asla kullanmamalıdır.
Empatik anlayış etkin dinlemenin ayrılmaz bir parçasıdır. Empati; bir insanın kendisini karşısındakinin yerine koyarak, onun duygu ve düşüncelerini doğru olarak anlamasıdır. Bu beceri sergilendiğinde karşınızdaki kişi, kendisinin anlaşıldığını, değer verildiğini, hisseder ve rahatlar. Fakat empati yerine sempati ile yaklaşılırsa (Karşınızdakine hak vermek, tarafını tutmak) bu durumda kişi kendisine acındığını, kendisinin yetersiz olarak algılandığını düşünebilir. Bu da kişide değersizlik ve eziklik duyguları uyandırır.
b) Ben Dili: Sorun bizde iken (bir şeyden rahatsız olduğumuz zaman) kullanacağımız iletişim dilidir. Ben dilinin 3 temel özelliği vardır 1- Davranışı tanımlamak 2- Davranışın oluşturduğu somut etkiyi ifade etmek 3- Duygularımızı ifade etmek. Ben dilinin kullanımına ilişkin iki örnek vermek istiyorum.
1- Salonda top oynanıldığı zaman (davranışın tanımı), bir şeyler kırılabilir ve yenisini almak zorunda kalırız diye (somut etki) endişeleniyorum (Duygu).
2- Gece saat 10.00 dan sonra yattığında, sabah okula gitmen için seni uyandırmak zor oluyor ve sinirleniyorum.
Ben dili doğru olarak kullanıldığında, çocuk kendisinden değil davranışlarından rahatsız olunduğunu, ana babanın nasıl etkilendiğini, neler hissettiğini, beklentilerini anlar, duyguları da tanır. Ayrıca çocukta kızgınlık, öfke gibi duygular belirmez, ´hayır´ dendiğinde çocuk bunun nedenini anlar. Ben dilini sorun olmadığı zamanlarda da kullanıp, olumlu sonuçlarını görebiliriz.
Ben Diline de kısaca değindikten sonra, son olarak çatışma çözme yöntemlerine değinmek istiyorum. Ana baba çocuk çatışmalarını çözümünde 3 tür çözüm vardır; a) Çocuk kaybeder b) ana baba kaybeder c) Her iki taraf da kaybetmez
Kaybeden Yok Yöntemi: Bu yöntem için "kazan kazan" yada "anlaşma" yöntemi gibi isimler de kullanılır. Kaybeden yok yönteminde çocuk, taraf olarak kabul edilip çözüme ortak edilir. Böylece çocuk varılan çözüme daha çok sahip çıkar. Bu yöntem 6 aşamadan oluşur.1- Çatışmayı ayırt etme-tanımlama 2- Kabul edilebilir seçenekler sunma 3- Ortaya çıkan çözüm önerilerini değerlendirme 4- En iyi ve kabul edilebilir çözümde anlaşmaya varma 5- Çözümü uygulamak için yollar bulma ve uygulamak 6- Uygulanan çözümü birlikte takip edip değerlendirmek. Bu durumda çocuk en az ana baba kadar çözüme sahip çıkar, takipçisi olur. Aksi durumda, umursamaz ve yapımına imza atmadığı şeyin yıkımına imza atmaya çalışır.
Bilgi toplumunun bilgi insanını yetiştirebilmek elbette hiç kolay olmayacaktır. "Önyargıları kırmak atomu parçalamaktan daha zordur diyor." Albert Einstein. Sürekli değişen dünyamızda EQ, IQ den daha fazla ön plana çıkmaya başlamıştır. IQ nün yetersiz olduğu görülmüştür. "Tek başına IQ çalışma hayatındaki başarının en iyi ihtimalle % 75 ini, en kötü ihtimalle ise % 96'sını açıklamasız bırakmakta, kimin başarılı olup kimin başarısızlığa uğrayacağını belirleyememektedir. " (Goleman, 1998, S: 29) Bu nedenle bilgi insanını yetiştirmek ve eğitmek çok ciddi bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Bilgi toplumunun insanını yetiştirirken yukarıda değindiğimiz, sevgi merkezli özgüven, özsaygı, öz disiplin anlayışı kazandırma ve etkin dinleme ve ben dilini kullandıktan sonra devreye girecek olan kaybeden yok yöntemini uygulamak, başlarda her iki taraf için zor olacak olsa da, faydası görüldükçe daha çok beğeni toplayacak ve yaşamın vazgeçilmez bir parçası haline gelecektir.
Tarhan YAPRAK
Rehber Öğretmen
Yararlanılan Kaynaklar
Cüceloğlu Doğan; İletişim Donanımları, Remzi Kitabevi, İstanbul-2002
Cüceloğlu Doğan; İnsan ve Davranışı, Remzi Kitabevi, İstanbul-2004
Cüceloğlu Doğan; Yeniden İnsan İnsana, Remzi Kitabevi, İstanbul-2002
Dökmen Üstün ; İletişim Çatışmaları ve Empati Sistem Yayıncılık İstanbul-2004
Drucker Peter F; Yeni Gerçekler, T. İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara-1998
Ekşi Aysel; Ben Hasta Değilim, Nobel Tıp Kitabevleri, İstanbul-1999
Fındıkçı İlhami ; İnsan Kaynakları Yönetimi, Alfa Yayıncılık, İstanbul-2000
Gordon Thomas ; Etkili Anababa Eğitiminde Uygulamalar, Sistem Yayıncılık
İstanbul-1999
Kahyaoğlu S, Kimmet Ü; Baba Destek Eğitim Programı El Kitabı, Anne Çocuk Eğitim Vakfı
İstanbul-2003
Köknel Özcan; Kaygıdan Mutluluğa Kişilik, Altın Kitaplar, İstanbul-1999
Öktem Öget : Davranışsal nörofizyolojiye giriş, Nobel Tıp Kitabevi, İst. 2004
Özsoy Osman Geleceğin Gözde Meslekleri, Yeni Şafak-Acar Matbaacılık
İstanbul
Robbins Anthony; Sınırsız Güç, İnkılap Kitabevi Yayıncılık, İstanbul-1993
Saban Ahmet ; Çoklu Zeka Teorisi ve Eğitim, Nobel Yayıncılık, İstanbul-2004
Yavuzer Haluk ; Çocuk Psikolojisi, Remzi Kitabevi, İstanbul-2002
Yörükoğlu Atalay ; Çocuk Ruh Sağlığı, T. İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara-1980